Türk basketbolunda bir döneme damgasını vuran efsane kadronun en önemli isimlerinden Pınar Karşıyaka koçu Ufuk Sarıca ile Türk basketbolu üzerine keyifli bir sohbet gercekleştirdik.
Öncelikle kısaca
oyunculuk ve oyunculuk sonrası kariyerinizden başlayalım isterseniz.
Basketbol hayatım 11 yaşında o zamanki adıyla Efes Pilsen’in
altyapısında başladı. 17 yaşında A takıma çıktım. 27 yaşına kadar da aralıksız
olarak Efes Pilsen’de oynadıktan sonra ilk transferimi Ülkerspor’a yaptım. 2
sene de orada oynadıktan sonra 3 aylık kısa bir İsrail macerası yaşadıktan
sonra sezon ortasında Pınar Karşıyaka’ya transfer oldum. Sonra Darüşafaka ve
Beşiktaş’ta oyunculuk kariyerimi noktaladım.
Basketbolu bıraktıktan sonra Beşiktaş’ın altyapısında
çalışmaya başladım. Aynı sezon Beşiktaş’ta yardımcı antrenörlüğe yükseldim. O
sezon ligde final oynadık, daha sonra tekrar altyapıda çalışmak istedim,
sonrasında Anadolu Efes macerası ve şimdi Pınar Karşıyaka’dayım.
Dönemin efsane Efes
Pilsen kadrosuyla İzmir deplasmanına geldiğinizde neler hissederdiniz?
O dönemde bize olan sempati dolayısıyla Efes Pilsen’in
burada ciddi bir taraftar kitlesi vardı, hatta maçlar yarı yarıya tribünler
önünde oynanıyordu. O zaman maçlar Atatürk Spor Salonu’nda oynanıyordu ve orada
oynamaktan büyük keyif alıyorduk.
Dediğiniz gibi o
dönemde her şehirde bir taraftar kitlesi olan Efes Pilsen bunu niye devam
ettiremedi?
O takım takımdaşlık ve sonuçlar anlamında çok güzel bir
takımdı. Böyle takımlar Türk spor tarihinde çok sıklıkla görülemiyor. Bu
sebeple tüm ülkenin desteğini ve sempatisini kazanmıştık. Her oyuncunun kendine
özel seyircisi vardı. Çok gençtik, ben 22 yaşındayken Avrupa Kupası finali
oynadık, 24 yaşında Avrupa Şampiyonu olduk. Ondan sonraki ilk Avrupa Şampiyonu
olan takımı ancak geçtiğimiz sene Beşiktaş ile ortaya çıkarabildik. Bir başka
etken de o dönemde çok az sayıda takım Avrupa Kupası’nda oynadığı için bize
olan ilgi büyüktü. 3 büyükler de sponsor desteğine sahip olmadıkları için güçlü
değillerdi. Bu sebeple tüm takımların taraftarları bizi destekliyordu. Bunlar
birleşince taraftar desteği ister istemez azaldı.
Biraz sizin o dönemki
efsane maçlarınızdan söz edelim. En meşhurları herhalde Panathinaikos ve Team
System Bologna maçları…
O dönem benim böyle çok maçım var esasında, hatta o dönem
Yunan takımlarına karşı çok başka oynuyordum. Panathinaikos’un o dönemdeki
kadrosu çok iyiydi, Team System Bologna maçı da yarı final maçı olması
açısından büyük önem taşıyordu.
Panathinaikos maçında ben tam oyundan çıkıyordum. O ana
kadar iki sayım vardı, savunmadan hücuma geçtik ben bir üçlük attım, döndüm bir
top çaldım turnike attım ve o maçı 34 sayı ile bitirdim. Sporda böyle kırılma
anları çok var. Daha 20 yaşındayken bu maçtan çıkardığım ders hiçbir zaman
vazgeçmemek ve sporda şansın da çok önemli olduğuydu. O maçta oyun dursa ve kenara gelsem
muhtemelen böyle bir maçı şu anda konuşmuyorduk.
Şimdi de oyuncularıma aynı şeyi aşılamaya çalışıyorum ‘on
tane arka arkaya şut da kaçırsanız ben sizi oyundan almıyorsam on birinci şutu
atmaktan çekinmeyin.’
Team System maçında ise ne atsam giriyordu zaten, bazı
günler öyle olur, girdi mi girer. Maç bitmese 70 sayı atardım o gün.
Conrad Mcrae o
takımda mıydı? Daha sonra biliyorsunuz sahada kalp krizi sonucu hayatını
kaybetti. Bu tarz sporcu ölümleri günümüzde giderek artıyor? Sizce bunun sebebi
nedir?
Öncelikle yeri gelmişken söyleyeyim Conrad çok düzgün
karakterli, çok kaliteli bir insandı. Sporcu ölümlerine gelince bunun çok
çeşitli sebepleri var. Öncelikle sporda yetenek fiziğin gerisinde kalıyor ve
yarışmacı olmak için var olan çalışma şekilleri değişti. Bunun yanında çok
sayıda sporcu gereksiz ilaçlar kullanıyor. Ben hayatımda hiç böyle şeyler
kullanmıyorduk, ancak C vitamini alıyorduk. Şartlar değişmiş olabilir; ama
bilinçsiz ilaç kullanımını da çok cahilce bulduğumu söylemek istiyorum.
Umarım bunların
azaltılmasının bir yolu bulunur. Biz sizin kariyer yolunuzdan devam edelim.
Ülker maceranız çok da istediğiniz gibi olmadı, o dönem Harun Erdenay’ın
takımdan ayrılması bekleniyordu, öyle olmayınca dakikalar bölüşüldü sanıyorum.
O dönem çok iyi bir kadro kurmuştuk, Harun Erdenay, Volkan
Aydın, Ufuk Sarıca, Levent Topsakal… Yabancılarımız da çok iyiydi. Bu takima üç
top lazım, her maçta yüz atar bu takım gibi yazılar çıkıyordu. İlk maçımıza
Tofaş deplasmanında çıktık, 48 sayı atabildik. Atamıyoruz, esasında atıyoruz da
sokamıyoruz. Normalde Harun veya ben bir maçta 48 sayı atabilecekken bir araya
gelince yapamadık ve kötü bir sezon geçti. Sonraki sezonda birkaç ufak
değişiklikle şampiyon olduk.
Oradan sonra bir
İsrail tecrübesi var, neden İsrail’e gittiniz?
O sezonun başında burada istediğim teklifleri alamadım,
biraz da kafam bozuldu. Değişik bir tecrübe olabileceği düşüncesiyle İsrail’e
gittim. Gittiğimde takım bana anlatıldığı gibi çıkmadı, ben de bir akşam
atladım İstanbul’a döndüm. Takım da kontratımı feshetti. Ben zaten
İstanbul’dayim, kağıtlar da sizde kalsın deyip bu macerayı noktaladım.
Sonrasında da beni sezon başında da isteyen Pınar Karşıyaka’ya geldim.
Karşıyaka dönemi
nasıl geçti?
Kişisel olarak ben çok iyi bir sezon geçirdim, takım olarak
da iyi işler yaptık, Yaş ortalamamız çok yüksekti, ben 30 yaşında takımın
gençleri arasındaydım. Yanılmıyorsam ligi 6. sırada bitirdik, önemli takımları
da yenmiştik, benim için güzel bir sezondu.
10 sene öncesi ile 10
sene sonrası arasında hem şehir hem de klüp olarak Karşıyaka’da neler değişmiş?
Öncelikle salon farkı var, biz 2002 yılında
Çiğli’de çalışıp Alsancak’ta oynuyorduk, şimdi kendi salonumuzda çalışıyoruz.
Oyuncular da ben de bu civarda oturuyoruz, bu büyük rahatlık ve konsantrasyon
sağlıyor. İnsanlar artık basketbola daha ilgili ve sokaklarda daha çok
basketbol konuşuluyor. Pınar ile olan ilişkiler de daha profesyonel bir hal
almış.
Konu gelmişken Pınar ile ilişkiler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Pınar ile olan ilişkilerimiz çok iyi,
bundan önceki ve şu andaki yönetim çok guzel gelişmeler sağlamış. Belki çok
büyük bütçeler yok, ama ileride bunun daha da artacağını düşünüyorum. Bunu hem
Pınar hem de Karşıyaka hak ediyor. Markanızı duyurmanın en iyi yolu spor
klüplerine sponsor olmak. Televizyona reklam vermek için dünya kadar bütçe
ayrılıyor; ama diğer taraftan Pınar Karşıyaka haberleriyle özellikle bu sene
her an her yerde Pınar markası dile getirilmiş oluyor.
Anadolu Efes gibi büyük
bütçeli; ama taraftar sayısı ve baskısı az olan bir takım ile Pınar Karşıyaka
gibi taraftar klübü diyebileceğimiz bu ortamı karşılaştırır mısınız?
Federasyon, medya, basın tarafında daha kolay mı baskı oluşturulabiliyor kurum
takımları tarafından?
Bu konular genel olarak bütçelerle ilgili.
Haliyle, Anadolu Efes’in 30 milyon dolarlık bütçesi ile Pınar Karşıyaka’nın 2.3
milyon dolarlık bütçesinin ağırlıkları birbirinden farklı. Diğer taraftan
bakınca da bu oyun taraftarla güzel. Hele bizimki gibi çoşkulu bir taraftar ile
oynamak hem oyuncuyu hem koçu mutlu ediyor. Kimse boş tribünler önünde oynamak istemez.
Sezon başında neden
Pınar Karşıyaka’yı tercih ettiniz?
Pınar Karşıyaka dışında sezon başında iki takımdan daha
teklif almıştım. Bunun dışında elimde evimde oturup sabah spor yapmaya, öğlen
Bebek’e kahve içmeye giderek Anadolu Efes’teki kontratımı sürdürebilirdim.
Üstelik buraya gelirken o kontrattaki maddi şartların bir bölümünden feragat
ettim. Buraya gelmemin tek sebebi 2002’deki yaşadığım o sezonki ortam ve
buradaki taraftarla çok büyük işler yapılabileceğine olan inancım oldu.
Koçluk yapmaktan
mutlu musunuz?
Esasında bu iş sadece para için yapılacak bir iş değil.
Hayatta bir sürü şeyden para kazanabilirsin, hatta bundan da daha çok
kazanırsın belki kimse bilemez. Bu çalıştığımız şartlar hiç normal değil. Son
dakikalarda kaybettiğimiz Anadolu Efes maçının soyunma odasında da söyledim ben
bu işi uzun yıllar yapamayacağım diye. Hiçbir işte bu kadar sıklıkla
sınanmıyorsunuz. Benim hayatımda 3 gün bir şey olmayınca kendimi boşlukta
hissediyorum. Gidip Anadolu Efes’i yensek, 3 gün sonra burada başka bir maçı
kaybetsek ülkemizdeki Akdenizli kanıyla hemen kınanıyoruz. Devamlı bir
konsantrasyon gerekiyor, bu da insanı zorluyor.
Koçluk
kariyerinizdeki hedefiniz nedir? NBA’de koçluk yapmak ister misiniz?
Orada oynanan basketbol benim çok tarzım değil, koç oyuncu
ilişkileri de biraz daha farklı. Burada kendimi daha fazla oyunun bir parçası
gibi hissedebiliyorum. NBA değil; ama Avrupa’da bir kariyer yapmak istiyorum.
Her basketbol adamının hedefinde olduğu gibi milli takımı çalıştırmak isterim,
bu benim için bir onur olur. Yine de her şeyden önce Pınar Karşıyaka’da daha yapılacak
çok işler olacağını düşünüyorum. Burası çok daha iyi yerleri hak ediyor. Umarım
bu sene ve ilerisinde bu fırsatı buluruz. Hayatım boyunca hiçbir zaman hedefsiz
bir yerde olmadım, buraya da laf olsun diye gelmedim. Burada kazandığımın iki
mislini evimde çocuklarımla oturup, Bebek’te kahve içerek kazanabilirdim: ama
ben buraya bir şeyler başarmak için geldim.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder